29/7/2008

Equilibrium (2002)

h1

img514/4268/equilibriumver2lg6.jpg

Bu film hissi anlatmaktadır.

Temel felsefi bir soru var burada. İnsan neden varolmalı? Hisleri attığımızda sadece "varolmak için varolmak" gibi bir yanıtla karşı karşıya kalıyoruz. Hep bir amaç sorgulaması yaparız. Bunu farkında olarak yapanlar düşünürler olarak tanımlansa da günlük hayatın akışı içinde kaybolmuş bile olsa her insanda bu sorgulama vardır. Yeşil mi yoksa mavi mi tişört alayım kararını veren insan bile bu kararını kâh kendini diğer insanların gözünden değerlendirerek yakışıp yakışmayacağına karar verir, kâh iş yerinden daha fazla itibar görmek isteyen bir kişin aksi durumda içi içini kemirir. Amaç tanımlamaları küçük eylemlerde farkında olunmadan yapılır. Filmde söylendiği gibi hissetmek bir amaç olabilir mi? Bence olamaz. Çünkü bu bir oluş biçimidir. Zaten vardır ve bunu filmdeki gibi ilaçla yok edemezsiniz. Sevmek bir amaç olamaz. Amaç olsaydı istediğimizi sever istediğimizden nefret ederdik. Ama hislerimize hâkim olamadığımız bence çok açıktır. Çünkü hisler mantıktan ayrıdır ve tamamen kontrol dışıdır. İnsanoğlunun anlaşılmaz oluşunun sebebi de budur zaten. İnsanın hisleri bu hayatı "kötüye" ve acıya götürecekse bunun önünde durmaya çalışmanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Biz buyuz işte... İnsanın asıl acısının kaynağının bu anlaşılmaz hisler ile mantığın bir türlü uyuşmaması olduğunu düşünmüşümdür hep. Bir şarkı dinlersiniz ve hüzünlenirsiniz. Ya da mutlu olursunuz. Bu içten gelen sizin karar veremediğiniz bir şeydir. Sizin karar verebileceğiniz tek şey müziği açmak ya da açmamaktır.

Film insanlardaki hislerin tamamen yok edilmesi durumunda insanlığın barışa ulaşacağını savunan bir grubun kontrolü ele alışını anlatıyor. Madem insan olmak acıyı beraberinde getiriyor o halde bizi insan yapan en temel öğeyi yok edelim ve barış içinde yaşayalım... Böyle söyleyince savaşlar sanki daha bir güzel görünüyor insanın gözüne... Hallaç-ı Mansur "Neden bu hayat kötü ve acı" sorusuna cevap ararken bir tanesi "bu şeyler sana göre acı ve kötü. Asılılarının ne olduğuna bütün bunlar bittiğinde karar vermek lazım" denmiş ya... O hesap biraz da...

Öyle bir varlığız ki hem kendimize acı çektiriyoruz hem de “neden böyle?” diye soruyoruz. Tedavi edilmesi gereken hastalar mıyız acaba? Bilerek mi eksik yaratıldık ki acı çekelim?

Özgürlük sadece hislerde varolan bir şeydir savımın kesin kanıtıdır bu film. Hisler olmasaydı hiçbir şeyin anlamı olmayacağı gibi özgür olmanın hiçbir anlamı olmazdı.

29/7/2008

Awakings (1990)

h1

img514/3079/mv5bmtmwmte3mdgxnf5bml5pw1.jpg


spoilers.gif Yorum ilk cümleden itibaren Spoiler içermektedir. spoilers.gif

30 yıldır bir felçli gibi yatağında yatan bir insan uyandığında yaşamayı istiyor. Ama karşısında nasıl yaşayabileceğini ve nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen bir dünya ile karşılaşıyor. Onun tek başına dolaşmasına izin verilmeli miydi verilmemeliydi konusu üzerinde konuşulabilecek ve her konuşanın da haklı çıkacağı bir konu. Ama ben empati kurduğumda ya da Leonard’ın hastalığından uyanışını bir insanın doğuşu ile özdeşleştirdiğimde iki durum arasında çok fazla fark olmadığını düşünüyorum. Leonard bir rüyada olduğunu düşündüğünü söylüyor. Ne zaman rüyada olmadığını anladığı soruluğunda “ilk anlaşıldığım zaman” diyor. Çok kilit bir cümle… Biz, bizi anlayan diğer insanların varlığı kadar varız. Ya da anlama ihtimalini hayal edebildiğimiz kadar… Kendimiz için çizilen sınırlara isyan ederken diğerleri için çizdiğimiz anlamsız sınırları görmezden geliyoruz. Nasıl yaşanması gerektiği konusunda belli bir zamana kadar hep düşünmüşümdür. Ve bu konudaki kitapları da bu hesaba dahil ettim… İster dini ister psikolojik tüm hepsinde “anı yaşamaktan” ve elindekilerin kıymetini bilmekten bahsedildiğini gördüm. Bu yeni bir şey değil… Hemen herkes bunu biliyor ve söylüyor… Ama neden etkili olmuyor? Bence kabul etmemiz gereken çok temel bir varsayım var. Basit bir yaşamın içindeyiz. Basit seçimler yapıyoruz. Basit yaşıyoruz. Büyük bir çoğunluğumuz öldüğümüzden bir süre sonra hiç yaşamamış gibi olacak. Bence insanın en büyük acı kaynağı burada yatıyor. Basit olduğumuzu kabul etmiyoruz.

Leonard’ın annesi hakkında da bir şey söylemek istiyorum. Yıllar boyunca evladının yanında olmuş bir anne… Ama Leonard’ın ona ihtiyaç duymama ihtimali karşısında yaşadığı paniğin resmedilmesi güzeldi. Leonard’ın kendi bilinci olmasına rağmen onun ilaçlarını kesmeyi eski haline dönmesini istemesi de bu “bencilliğin” belki de bir ispatıydı. İçinde kişisel çıkar yatmayan bir iyiliğin varolabileceğine inananlardan mısınız?


Birkaç cümleyi aynen aktarmak istiyorum:

“İnsanlar yaşamın gerçek anlamını unutmuş. Yaşıyor olmanın anlamını… Ellerindekinin ve kaybedebileceklerinin ne olduğunu onlara hatırlatmalıyız. Benim hissettiğim, yaşama sevinci,
yaşam armağanı, yaşama özgürlüğü!

Lütfen, kendine bir bak. Hayır, sen kendine bak! Benim hastalığım var. Hastalık beni bu dünyadan aldı ve geri dönmek için savaştım. 30 yıl savaştım ve hala savaşıyorum. Ama sen...
Hiçbir özrün yok. Sen korkak ve hiçbir şeyi olmayan yalnız birisin! Hayatın, hiç birşeyin yok!
Asıl uyuyan sensin.

Sorunlu olan biz değiliz, onlar. Krizde olan biz değiliz, onlar! Biz en kötüyü yaşadık ve kurtulduk.Onlarsa korkuyorlar.Çünkü bunu biliyorlar.Biliyorlar! Biliyorlar! Çünkü biz...onlara -- cevabını bilmedikleri -- bir sorun olduğunu hatırlatıyoruz. Bunu farkedip sorunu görene kadar iyileştirmeleri mümkün değil.Bir sorun olduğunu ve bunun biz olmadığımızı kabul edene kadar.Sorun biz değiliz, sorun onlar!”



Film öyle aman aman bir film değil.Çok büyük beklenti içine girmeyiniz. 2 usta oyuncu var. Bir tanesi sürekli olarak bu tür doktor rolleri oynayan Robin Williams diğeri her rolün üstadı Robert De Niro… Bu tür hastalıklı rollerin ne kadar iyi oynandığı hakkında hüküm vermek zordur. Ben DeNiro’nun fazla abartmadan çok kararında bu rolün üstesinden geldiğini düşünüyorum. Filme 7/10 veriyorum. Normal bir film olarak izlenmesi durumunda çok fazla katkı yapmayacak ancak bir sorgulamanın resmedilişi olarak izlendiğinde çarpıcı bulabilceğiniz bir film…

22/7/2008

The Shining (1980)

h1

forum resmi

80li yılların korku filmlerini severim. Günümüzün sözde korku filmleri gibi kapıyı açınca “böööö” şeklinde ses efektiyle ürküten(!) ya da Saw türünden iğrendiren ama korkutmayan filmlerden çok daha farklı oluyorlar. Yavaş yavaş geriyor ve koltuğunuza gömülüyorsunuz. (The Ring ve 6. His bu türün günümüzdeki ender güzel örneklerindendir.) Bir yandan “vursana kafasına” diyor diğer yandan “kaçmak lazım ama nereye?” diyerek kurban gibi kapana kısıldığınızı hissediyorsunuz. Alelade bir baba oğul konuşması bile fondaki müzik sayesinde kalp atışlarınızı hızlandıracak kadar gerebiliyor. Ya da pencereden güneş ışınları süzülürken çekilen sahneler bile korkutmada etkili olabiliyor. Yönetmenlik dehası böyle bir şey olmalı. Otele girilen ilk andan itibaren yaratılan atmosfer insanı içine alıyor. Tabi ben böyle izledim diye herkes için böyle olacak değil. Birçok kere şahit olmuşumdur, arkadaşları ile bir yandan geyik muhabbeti ederek bu tür filmleri izlemiş ve beğenmemiş olanların olumsuz yorumlarına… Bu tür bir filmden zevk almak istiyorsanız kendinizi etkiye açık tutmalısınız.

forum resmi


Gererek korkutan korku filmlerinde çocuklar çok iş yapıyor. Sanırım bu psikoloji ile alakalı bir şey. Her kavram gibi iyi- kötü de ancak diğerinin varlığı ile tanımlanabildiğinden küçük çocuk ne kadar masum olursa kötü olan o kadar korkutucu olabiliyor. Filmin kurgusu ve senaryosu hakkında çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. Gerilim romanları bana hitap etmediğinden Stephan King de okumam. Bu yüzden kitaba sadık kalınmış mı ne kadar kitabı yansıtmış geyiğine giremeyeceğim. Geyik diyorum çünkü sinema ile edebiyat birbirinden ayrı dallar olduğu için kıyaslamayı çok anlamsız buluyorum. Bir kitabı okurken anlatılanlar için olan en iyi hayali kurarsınız. Doğal olarak gerçekleşen şey asla hayalden iyi olmaz. Ben hiç kitaptan daha iyi film olmuş denildiğine şahit olmadım. E ne diye kıyaslıyoruz o halde?

Jack Nicholson muhteşem bir oyunculuk sergilemiş. Nicholson’ı severim ama genelde oyunculuğunu abartılı bulurum. Burada ise abartı cuk diye oturmuş. O yüz ifadesini öğlen güneşli bir havada yolda görsem tırsarım.

Çocuğun annesi Wendy krakteri için de Shelley Duvall seçimi çok yerinde olmuş. Biraz saf, biraz anne, biraz boyun eymeyen… Mimiklerinde o gerilimi hissedebiliyorsunuz.

Ben film yorumlarında senaryoyu anlatmayı pek sevmiyorum. Yani “Jack bir yazardı. Ailesiyle bir otele gitti. Orda çocuğuna baş aşçı dondurma verdi” türünden anlatımları filmle ilgili olarak hemen hemen her yerde bulunabilecek bilgiler olduğu için yorumlarda yer vermeyi çok fazla sevmiyorum.

Her Kubrick filminde olduğu gibi yönetmen hakkında konuşmadan ve tartışmadan olmaz. Sevenlerin bayıldığı sevmeyenlerin izlemeye dayanamadığı tam anlamıyla kült bir yönetmen. Saydım 8 tane filmi IMDB top 250deydi. Çektiği film sayısını düşünürsek bu, bıraktığı etkiyi açıkça ortaya koyuyor. Ben bu filme kadar çok bayıldığım bir filmini izlemedim. Bu yüzden ille safımı belli edeceksem galibiyete kimin yaklaştığını beklemeyi tercih ederim. tongue.gif

8,5/10

18/7/2008

Amélie (2001)

h1




Çok basit bir hayat tasviri ile başlıyor film.(Basit olan tasvir mi yoksa hayatın tam kendisi mi bunun kararını siz verin.) Her gün olan ama asla dikkat etmediğimiz kayda değer bulmadığımız bir sineğin kanat çırpışı ya da rüzgârın esişi… Bizler çok müthiş bir hayat yaşama arzusu içindeyiz ya… Bu tür günlük yaşamın hikâyeleri bizi kesmiyor! Hayat dediğimiz şey tam ortasında olduğumuz bu basitliklerin etrafında dönüyor ve biz bunu kabul etmiyoruz. Hep başka bir şeylerin peşinde bazen kendi bazen de başkalarının hayatlarını küçümseyerek burun kıvırarak yaşıyoruz. “Nasıl yaşamalı” sorusuna cafcaflı cevaplar veriyor kendi tanımlamalarımız fildişi kulelerimizden yapıyoruz. Bu soruya verilen cevaplar öylesine korkunç bir hal alıyor ki, kendi cevaplarımızın yetersizlikleri karşısında kendi cevaplarımızı başkalarına dayatarak yaşamayı seçiyoruz. Bu uğurda savaşlar yapıyor kan döküyoruz. Basit olmayı kabul etmediğimiz için diğerlerini basitlikle suçluyoruz. Hiçbirimiz kendimize gerçekten neyi sevip neyi sevmediğimizi sormuyoruz. Bu soruların cevaplarını bildiğimizden eminiz. Önemsiz bunlar. Amélie’de bir insanı tanıtmak için mesleğinden, nereli olduğundan evli olup olmadığından ya da ideallerinden bahsetmiyor. Neleri sevip neleri sevmediğini en basit şekilde anlatıyor. Sanırım bu yüzden de insanın içine işliyor. Kendini kıyaslamıyorsun kahramanla. Kendi cevaplarını sorguluyorsun sadece.

Amelie’nin çok fazla arkadaşı olmamış.Bu sayede onun iç dünyası zenginleşmiş. Filmdeki tabirle “yalnızlıklara kaçmasının” sebebi de sanırım bu iç zenginliğine karşın insan ilişkilerindeki yavanlık. Onun bu hayatta önemsedikleri ile diğerlerinin önemsedikleri arasında çok büyük farklar var. Küçük bir çocuğun hazinesini bulduğunda sevinmesinin sebebini düşündünüz mü? Bence bunun sebebi küçük ve basit şeylerden mutlu olabilme yeteneğini bir başka insanda daha görebilmesiydi. Yani o küçük kutunun sahibinin onu büyük bir hazineymiş saklamasına hayran oldu. Bir anlamda yalnız olmadığını anladı. Belki de sadece bir an için…

İnsanların yaşama ezberini bozuyor Amélie. Hem de bunu en basit şekilde yapıyor. Düşünmeden ve sadece gerekli olduğu düşünüldüğü için yapılan eylemleri sorguluyor. Sorgulamak değil de, belki sadece farkına varmak… Yaşadığının farkına varmak. Varolmak… İnsanlarda yaptığı bence bu…

Benim kendimce tekrarlayıp durduğum “hayalinden daha güzel bir gerçek tanımadım” cümlemin bir başka versiyonu sanki. Hayalleri çalınmış insanlara ne yaşadıklarının farkındalığını vermeye çalışırken kendi hayal dünyasında yaşamayı ve gerçeklerle yüzleşmemeyi tercih ediyor. Belki de hayal kırıklığına uğramaktan bıkıp usanmıştır.

Bu film hakkında esaslı bir eleştiri-inceleme-yorum bulamadım. Benim gözümden kaçmış olma ihtimali bir yana bu filmi sevenlerin birçoğunun sevmesinin sebebini çok fazla açıklayamadığını düşünüyorum. Yaşama sevinci veren bir film olarak yorumlanıyor ve bırakılıyor.

Bu filmi izledikten sonra “hayatımda Amélie gibi biri neden yok” diye soranlar bu filmden hiçbir halt anlamamış kişilerdir. Bunu söylüyorum çünkü bu filme dair en fazla rastladığım cümle bu oldu.

Bu filmi 2001 yılında sinemada izlemiştim. O zamandan bu yana 3-4 kez daha izlemişimdir. Bu akşam yine izledim ve benim için tüm zamanların en iyi filmi olan bu film hakkında bir yorum yazmaya karar verdim. Sinema dili denen şeyin gerçek manasıyla kendisine has bir şekilde barındıran bir film. Tereddütsüz 10/10

23/3/2008

Intolerable Cruelty (2003)

h1

http://img371.imageshack.us/img371/8684/intolerablecrueltyzx4.jpg

Harika bir film… Daha önce izlemiştim ama bugün Türkmeneli TV’de rastlayınca bir kısmını izledim ve gece izlemek üzere karar aldım. Az önce bitti. Film müthiş eğlenceli… İlk olarak George Clooney’nin oyunculuğundan bahsetmek istiyorum. Bu tür romantik komedilere 2.sınıf muamelesi yapılmasını ve özürlü sakat depresif karakterleri oynayanlara ödül yağdırılmasına isyan ediyorum. Adam muhteşem oynamış. Rolle adeta bütünleşmiş. Hani bazı aktörler hep oynadıkları rolle hatırlanır falan ya… İşte bu rolle George Clooney eski hatıraları silecek bir oyun oynamış. Catherine Zeta-Jones’u seviyorum. Oyunculuğu güzel, kendisi daha güzel... Kadınlığının en güzel devrinde... No reservation filminde O’nu unuttuğumu anlamıştım. Ne kadar güzel bir kadın olduğunu ve ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu hatırladım. Bu filmde her sahnede aynı duruşu sergiledi. Hiç kopukluk olmadı. Tam bir konsantrasyon… Miles’ın her şeyden vazgeçtiği o sahneye kadar olan ikili karşılaşmalardaki iki tarafın kendinden emin ve ne istediğini bilen tavırları çok güzeldi. İkili tüm diyaloglar içine alan türdendi. Mahkemede Miles’ın Marylin’in sözleri ile konuşmaya girmesi ile başlayan Marylin’in Miles’ın cümlesi ile karşılık vermesi karşısındaki ifadesi gerçekten kayda değerdi… Diyorum ya film tam bir jest, mimik ve diyalog şov sundu. Hani birisi konuşurken araya girmek istediğinizi el hareketlerinizle falan belli edersiniz ki karşı taraf sözünü uygun bir yerde kessin ve siz araya girebilin… Şu Doyle denilen sözde yağ milyoneri konuşurken Miles’ın araya girmeye çalışırkenki hallerini lütfen izleyin. Ben resmen mest oldum. Ben bir filmi tekrar izliyorsam ya diyalogları çok güzeldir ya da jest ve mimikler çok iyidir. Bu film bu açılardan oldukça tatmin ediciydi.

Marylin yağ milyoneri ile evlenirken Miles’ın Massey anlaşmasını yırtılmasından ötürü duyduğu memnuniyete gülememek imkansız. Marylin’in gerçekten aşık olmadığını ve onunla parası için evlendiğini anladığı andı. Düşünsenize… Kadın adamla parası için evleniyor diye seviniyorsunuz… :D Bir de Vegas’a gelince insanların ahlaksızlaşması muhabbeti vardı. Çevrenin insanlar üzerindeki etkisi sanırım… Herkesin kumar oynadığı bir yerde kumar oynamak insana daha az “ahlaksızca” geliyor sanırım. Hep bu yüzden diyorum değer yargılarımızla kimseyi değerlendirmemeliyiz diye… En azından ben buna inanıyorum.

Son olarak Miles’ın avukatlara hitaben yaptığı konuşmaya değinmek istiyorum. Bana bu dünyanın nereye gittiği sorusunu sordurdu. Hukuk kurallarının ya da teknolojik gelişmelerin insanoğlunu ne hale getirdiğini düşündüm. Şimdi ben ne hukukçuyum ne de bir bilim adamıyım. Sadece gözlemleyen ve yaşayan bir insanım. İnsanlığın hiç de iyi bir yere gitmediğini görmek için bence bu yeterli. Ha bir de çok iyi bir yerlerden mi geldik ki sanki sorusu var ki o da ayrı bir mevzu… Miles’ın dediği "ufak bir sevgi kıvılcımı görsek bile onu hemen çıkarımız için söndürüyoruz" sözü bence sadece boşanma işlerinde geçerli olabilecek bir örnek değil. Tüm günlük yaşam tercihlerimizde bu kıvılcımın üzerini örtüyoruz bence. Ne bileyim yanlış anlaşılır ya da güçsüz görünürüz diye sevgiyle gülümseyecekken kendimizi tutuyoruz belki… Ya da ne bileyim, birilerini davranışından ötürü beğenmemize rağmen bunu söylemiyoruz… Ben aklımdan geçen iyi şeyleri paylaşmaya çalışıyorum. Geçenlerde otobüse erken bindiğimden oturmuştum. Kadının birisi karşıdan geliyordu. İtiraf edeyim çok yaşlı ya da bebekli kadın değilse çok fazla âdetim değildir yer falan vermek.  Ama kadının yüzüne baktım ve çok yorgun göründü gözüme. Kadına “oturmak ister misiniz? Çok yorgun görünüyorsunuz” dediğimde teşekkür ederkenki ses tonunu duymalıydınız. Yani yer vermek mesele değil. Orda “yorgun görünüyorsunuz” tanımlaması kilitti bence. Dikkate alındığın ve değer verildiğinin bir ifadesiydi. Var ettiğimiz anda varoluyoruz.  Ne bileyim… Bence hayatı böyle yaşamak lazım… Küçük şeyler anlamlı denilip duruyor ya… Bence anlamlı olan bu hisler… Ve bence bunlar hiç de küçük şeyler değil…

 

Filme 7/10 veriyorum.

20/3/2008

Awake (2007)

h1

http://img503.imageshack.us/img503/6735/22995097375b5a39696cocf4.jpg

İzlememiş olanlar için keyif kaçırıcı şekilde spoiler içermektedir.

Sondan başlamak istiyorum film ile ilgili yorumuma... Son cümlelerin çarpıcı olmasını seviyorum. Gladyatör'ün son cümlesi de "now we are free" idi sanırım. Yanlış hatırlıyor da olabilirim...Bu filmin senaryosunu düşündüğümüzde "artık önemli olan tek şey var...O artık uyandı..." şeklinde çevirmeyi tercih ettiğim cümlesi her şeyi özetliyor... Tüm hayatı bir yanılsamadan ibaret olan ve bunu yine kendisi yapan bir insan... Babası ile ilgili gerçeği kendi zihninden silen yine kendisiydi... Sanırım esasoğlan herkesin yaptığı bir şeyi yapıyordu. Hayatında yolunda gittiğini düşündüğü bir şeyler varolduğu sürece bunları sorgulama gereksinimi duymuyordu. Babasını hep gülerken hatırlıyor, kız arkadaşının cilvelerinin ötesinde nasıl biri olduğu konusunda sorgulamaya girmiyordu. Ama kız da "O seni gerçekten seviyordu" sözü üzerine haklı bir şekilde lafı iyi yapıştırdı... "O beni hiç tanımadı ki..."Bu kızda bir problem olduğunu filmin ilk başından beri sezdim.Fazla mükemmeldi. Daha fazlasını isteme, etrafa ben bu adama sahibim mesajı vermek istemesini olağan karşılamak lazım.Tabi bu görüş filmin kilidinin çözülmesinden önce geçerliydi. Şimdi düşünüyorum da, neden kızda bir sorun olduğunu düşünmüştüm ki? Sığ mı gelmişti acaba bana? Sanırım kızın çocuktan başka bir dünyası olmaması fikri bana inandırıcı gelmedi. Bu yüzden bir şüphe doğdu. Bu arada filmin en başındaki "Anneme pat diye söyleyemem, sen onu tanımıyorsun" türünden saptamanın nedeninin ortaya konmasını bekledim ama bir türlü bu neden ortaya konmadı. Despot birisi gibi düşündürmek istenmiş gibiydi sanki...Ne bileyim "benim dediğimi yapmazsan kredi kartlarını elinden alırım" türünden klişe bir tehdit falan olasaydı en azından rahatlardım. Anneye kötü ile iyi arasında bir rol biçilmeye çalışılmış ama sanırım ortada kalınmış.

Jesica Alba dünyanın en güzel kadınıdır benim için. Cirlop gibi hatun. Sadece tebessüm ederek bakması karşılığında malını mülkünü verebileceğin türden... Ama filmdeki Sam krakteri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kilidin açılmadığı en baştaki kısımlar da buna dahil....Oyunculuğunu vasat olarak değerlendirmek bence iyimser bir yorum olacaktır. Hayden Christensen çok iyi bir yüze sahip. Bakışları ve yüz hatları gerçekten çok ikna edici... Oyunculuğunu da beğeniyorum bu delikanlının.

Film hoşuma gitti benim. İzlerken sıkılmadım. Akılda kalıcı bir yapısı da var. 6.5/10

10/3/2008

No Reservations (2007)

h1

http://img220.imageshack.us/img220/1857/noreservationshv5.jpg
Catherine Zeta-Jones bu kadar güzel bir kadın mıydı yahu? Daha da önemlisi bu kadar iyi bir oyuncu muydu? Oyunculuğunu gerçekten çok beğendim bu filmde. Kontrol meraklısı ama çok takıntılı olmayan bir karakter yansıttı bana filmin başlarında. Her şeyi kontrol altında tutmak isteyen birçokları gibi yalnız… Yaptığı işte mükemmel olmak suretiyle belki de elde etmek için çabalamaktan korktuğu şeylerin yarattığı boşluğu doldurmak istiyor. Kimseyle yakınlaşmayıp eve geldiğinde hiç mesajının olmamasına üzülen birisi… Sanırım bu bekleyiş bize oldukça yakın… Keşfedilme arzusu… Hepimiz birer hazineyiz öyle değil mi? :p Ama hazineye ulaşmak öyle kolay olmamalı değil mi? Keşfetmek isteyenlerin önüne akrepler, yılanlar ve bubi tuzakları koyarız. Zor olmak… Geçelim… Bitmez hikâye… lac.gif

Güzel bir filmdi. Eğlendim ve sıkılmadım izlerken. “Atkımın üzerinde duruyorsun” muhabbetine çok güldüm. Nick karakterini oynayan Aaron Eckhart çok sırıtmadı. Nick karakterine biraz haksızlık yapılmış sanki. Çok fazla derinlemesine incelenmemiş. Derinlemesine incelemeyi bırakın yüzeysel bile incelenmemiş. Kate’in aksi bir karakter olduğu yönünde anı yaşayan biri imajımı verilmek istenmiş bilemiyorum. Ama geçmişine yönelik daha fazla şeyler anlatılsa güzel olurdu. Klişe şeyler yani. Ne bileyim, yaşlı babası ona küçükken hep ne dermiş gibi?

10/7 veriyorum. Catherine Zeta-Jones’un jest ve mimikleri için kesinlikle tekrar izleyeceğim

8/3/2008

2 Days in Paris (2007)

h1

http://img143.imageshack.us/img143/4041/1198019027divxplanethq9.jpg

Filmi az önce izledim. Before Sunset benim en sevdiğim 3 filmden biridir.Bu yüzden bu film bir anlamda 1-0 yenik başlıyor. Çünkü ister istemez her sahnede Before Sunset ile kıyasladım. Maça 1-0 yenik başlaması bir tarafa iyice fark yedi.Before Sunset ile kesinlikle kıyaslanamaz. Kendi sinema algımdan çıkıp yorumlamaya çalışırsam ortalama bir ilişki filmi diyebilirim.Çok şey beklenmeden izlendiğinde keyifli gelebilir. Marion krakteri tam anlamıyla beni kendinden nefret ettirdi. Julie Delp'nin bu filmde her şeye hakim olduğunu bildiğimize göre oyunculuk anlamında da bir senaryo-oyunculuk farklılaşması olmadığını kabul edebiliriz. (Ne acayip bir cümle oldu. blink.gif )


Before Sunset filminde aslında tam olarak başlamamış bir ilişki söz konusuydu. Zaten ben romantik filmlerde ilişkinin başlangıcının anlatıldığı bölümlere bayılırım. Sanırım bunun sebebi de ortaya tam olarak beklentilerin ortaya konmamış olması ve iki tarafında karşısındakini biçimlendirmeye çalışmaya başlamamış olmasıdır. Başlangıta her iki taraf da kendisini ortaya koymaya çalışır. Bunu çeşitli şekillerde yapabilir. Ya olmak istediği (belki de olamadığı) kişiymiş gibi davranır (belkide bu insanı iyiye götüren bir şeye dönüşebilir), ya karşısındaki insanın isteklerini kestirmeye çalışarak onun biçtiği kalıba girmeye çalışır, ya da tüm bunlardan sıkılmıştır ve sadece olduğunu düşündüğü kişi olarak kendini ortaya koyar. Before Sunset'te yapılan bence üçüncüsüydü. Her iki taraf da çok net olarak kendisni ortaya koyuyordu. Bu filmde 2 yıllık bir ilişki söz konusu. Bu yönüyle Before Sunset ile kıyaslamak haksızlık olabilir esasında. Sonuçta yıpranmışlık ve bir şeylerin tüketilmişliği söz konusu oluyor. Yani bu noktada da tıkanıp kalıyorum zira uzun süreli ciddi bir ilişki yaşamışlığım yok. tongue.gif ( ohmy.gif ) Yaaaa... biggrin.gif "Ne ahkam kesiyorsun o zaman, adam sen de! " diyerek pencereyi kapatmamış olanlar için devam edeyim... Filmin benim için can alıcı noktalarından birisi ikisinin kanal yanında tartıştığı sahneydi. Kız "ben kötü bir şey yapmadım" dediğinde adam harika bir cümle kurdu..."Senin için neyin kötü olduğunu nerden bilebilirim?" Aslında bu karşısındaki insanı tanımadığının bir itirafıydı. Ya ben şunu anlamıyorum. Filmin sonunda da geçen bir muhabbetti bu. Sanki resmen acı çekmek zorundaymışız gibi... Zorla da olsa ilişkiyi sürdürmek zorundaymışız... %60ından nefret etsen de devam etmek gerekiyormuuş. Bir bakışı falan siliyormuş her şeyi... Hadi ordan!!! Hiç bir şeyi sildiği mildiği yok. Bunları yaşamak zorunda olduğumuza kim, ne zaman, nasıl karar vermiş anlamış değilim. İki insanın ilişkisini sevgiyi test etme aracı olarak kullanmaya devam ettiğimiz sürece bu saçmalıklar yaşamaya devam edecek sanırım. Bir insanı sevmek başka bir şey, onunla uyum içinde saygın bir biçimde yaşamak başka bir şey olsa gerek.

Filme 10/6 veriyorum...5.5 bile olabilir. thinking.gif

4/3/2008

August Rush (2007)

h1

http://img131.imageshack.us/img131/5236/2299201262eeafcc832fotm9.jpg


"Bu dünyada en çok istediğin şey nedir?"
"Bulunmak."

Film, ortalarında bir yerlerde bana "The Parfume"ü hatırlattı.Onun kadar güçlü bir anlatımı olmasa da onun tarzında masalsı bir film.Fantastik öğeler barındırıyor. Ben bunları seve seve yutuyorum. İnsanın belki de temiz olan hep fark edilmesi yanına hitap ettiğindendir. Koku filminde de bu filmde de önemli gördüğümüz şeylerin ötesindeki bir şeyleri bize hatırlatıyor. Çaresizce peşinden koştuğumuz mutluluğun ve huzurun da ötesinde bir şeyler sanki. Jean-Baptiste ile kaybolmayan koku , küçük August ile ise anne-babasını bulmak şeklinde simgeleştirilen şey, bizim her an anlamsızlığını için için hissettiğimiz bu saçma salak hayattaki belki de tek şeydir. Kendimizden daha büyük bir şeylere ait olmak... Ondan bir parça barındırmak. Onu hem sezip hem de kendi içimizdeki bir yanımızla sezilmesini istemek. Bulunmak... Ve bulmak...

Benim içimi izlerken titreten filmlere bayılıyorum. Dedim ya.. Bir başka tarafıma hitap ediyor. Ne bileyim psikolojik, sosyolojik ya da bilmemnelojik anlamda bir yorum yapmak aklıma gelmiyor.Sadece August'un dışarı çıkarmak istediği, insanların duymasını beklediği şeyin ne olduğu konusunda emin olduğumu hissediyorum. "Evet" diyorum... Bir başka şey var bu hayatta... Aslında adını koymak istemediğim bir şey... Çünkü bir şeyi tanımlamak ona hakim olmayı gerektiriyor. Ne bileyim Aşk ya da sevgi gibi isimler verip bu iki kavramın şu an ki düştüğü duruma düşürmeyi istemiyorum. Yani bu noktada suratıma iki tane pragmatist tokat atıp ayaklarımın yere basmasını sağlamak ve "bu anlattıkların güzel masallar da ne yapalım bunları yani? Bize ne faydası var bunların? Ayrıldığım kız arkadaşımı geri getirir mi mesela?" diyebilirsiniz. Ben kendi adıma şunu söylemek istiyorum... Bu hayatın anladığım kısımları hiç hoşuma gitmedi. İsterseniz "olmayanın, gizemli olanın, hayalin cazibesi" deyin ama benim bu tür filmleri izlerken sezdiklerim tüm anlamsızlıkları siliyor.

Sinema budur benim için.

Bunların dışında Louis karakterini canlandıran Jonathan Rhys Meyers'in oyunculuğunu çok beğenmedim. Lyla karakterindeki Keri Russell ise vasat denilebilir. (Ama güzelliği vasatın çok çok üstündeydi:p) Basit bir film ve yalın bir anlatım. Ama hitap ettiği yer benim için çok özel.... 10/7 veriyorum.


 

19/2/2008

Kissing Jessice Stein (2001)

h1

 

Öncelikle bu kadar iyi bir film izleyeceğimi hiç beklemiyordum. Filmin türü komedy,drama ve romantik olarak tanımlanmış ki bu üç tanımlamayı da sonuna kadar hakedene çok az rastlanır. Filmin hem yönetmenin hem de senaristlerinin sinema geçmişlerine baktığımda tanıdık bir yapıma rastlamadım. Bu filmin gözden kaçmış olmasını anlayamıyorum. Bridget Jones's Diary'e bence minyatür kalede 5 çeker. Diyaloglar çok özenli yazılmış. 28 yaşına gelmiş ve bir türlü "doğru erkek"i bulamamış olan Jessie'nin hikayesi nedense bir yerlerden tanıdık geldi... :D Kızın hayran olduğu alıntıya bakalım...

"Durmaksızın yinelenen,tanımlanamayacak kadar monoton ve yıpranmış insan ilişkilerinin sorumlusu tek başına tembellik değildir. Sorumlu, önceden tahmin edilemeyen herhangi bir deneyimin karşısında yaşadığımız çekingenliktir.Yalnızca her şeye hazır hiçbir şeyi dışlamayan biri,bir ilişkiyi canlı bir şeymiş gibi yaşayacaktır.Bunun dışında tüm yaşananlar, daima korku ve monotonluk yüklü olmaya mahkûmdur."

Aslında filmin özeti de bu cümlelerde. Kız hayran olduğu cümlelerin aksine pragmatist bir yaklaşımla olası ilişkiler hakkında ön değerlendirmeler yapmaktadır. Yani karşısındaki kişi hakında önemsediği bilgileri edinip, onları derleyip bir hükme varıyordu. Josh'un Jessie hakkındaki değerlendirmesine bakalım...

"...niye kendine bir ara vermiyorsun?Birini bulmak için,uygun zaman değil, ne de olsa.Ama yeterince buna açık olmadığın görülüyor.Affedersin?' Üzgünüm ama bunu nasıl anladın?'Ben de bu yollardan geçtim.Ayrıca düşünsene. Charles'ı tanıyalı bir saat oldu ve bu zaman içinde, mesleğini, politik görüşlerini dinini, her şeyini elden geçirdin. Bir dil sürçmesi, farklı bir görüş,ünlü gecikmelerine nazik bir tepki ve yogayla ilgilenmek gibi sudan sebeplerle bir düzine erkeğe hakaret ettin.Ve sanırım, Anais Nin bir yerde şöyle diyordu," Şeyleri oldukları gibi görmeyiz.Onları olduğumuz gibi görürüz."Genel olarak, Nin'in fanatiği falan değilim ama bu sözün, seni bir ölçüde özetlediğini düşünüyorum, Stein.Yani, bence sorun bu zavallı insanlarda değil, senin deyiminle,bu manyaklarda ve moronlarda değil..."

Jessie'nin aradığı şey kendisine uygun bir insanın ötesinde kendisinin bizzat kendisi midir acaba? Kendi yaşam tercihlerine bir onay mı beklemektedir?Helen ile "iyi anlaşmasının" :D sebebi Helen'ın kendisini bu hayattan dışlanmamış hissettirmesi midir? Sanırım filmin sonlarına doğru ilerledikçe Jessie'nin aslında "doğru insanı" aramadığını sadece ne istediğinden emin olamayan bir insanın yaşadığı şeyleri yaşadığını anlıyoruz. Jessie ile benzeşiyorum sanırım. Sadece bende mistik bir taraf var. İlişki konusunu bile sezgisel değerlendiriyorum. Jessie'nin yaptığı gibi somut sebepler değil kendimi dinleyerek uyuşup uyuşmadığıma hükmediyorum. Bir şekilde önyargı... En baştan verdiğim kararı hiçbir şeyin değiştiremeyeceğine kendimi ikna ediyorum. Sezgilerimi mantığımın önüne koyuyorum. Aslında bunu yapmamam gerekiyor... Tabi artık neyi yapıp yapmamam gerektiğini düşünmediğim için bunun bir anlamı yok. :D

 

Jessie kendisini çok iyi tanıdığını düşünüyor. Galiba kendisini soktuğu kısır döngünün en büyük sebebi de bu. Helen onu yolun ortasında şappadanak öpünce 2-0 öndeyken son dakkalarda 2 gol yemiş Beşiktaş taraftarı gibi kalıyor.Ve kendisini o kadar da iyi tanımadığını anlıyor.

 

Josh'un Jessie ile Helen arasındaki ilişkiyi öğrendiği sahneye çok güldüm. Yani her türlü kötü ihtimale kendinizi hazırlarsınız da "böylesi" bir ihtimali hiç düşünmezsiniz ya... zuhahahaha Söylenecek hiç bir şey yok. Düşüneecek de... Öyle bir kod henüz yazılmamıştır. :D

 

"Mutlu olmana üzüldüm çünkü mutluluğunun bir parçası olmak istiyordum" cümlesi güzel bir cümleydi. "En güzel günlerini demek bensiz yaşadın" şarkısı gibi aynı...

 

Filmi çok beğendim. Hiç düşünmeden 10/8 veriyorum...